O, magazinin kalbi bir gazeteci...!!!

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
O, magazinin kalbi bir gazeteci...!!!

Bir ortamda Bilal Özcan ismi geçiyorsa ve Özcan o ortamda ise orada gerçek ve kaliteli haber, herkesin ailece izyebileceği birisi var demektir. Türkiye'de magazin haberlerini ne şekilde verilmesi gerektiğini magazini hiç sevmeyen insanlara bile magazini sevdiren Magazinin Duayen ismi Bilal Özcan ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

''Hakim Albay babama gazeteci olmak istediğimi söyledim''

Savaş Uğurlu: Bize mesleğe başlama hikayenizden bahseder misiniz?

Bilal Özcan: 9 yaşındaydım, Ankara Kurtuluş’ta 15 katlı bir apartmanın birinci katında oturuyorduk. Okuldan geldikten sonra, asansörle en üst kata çıkar, daire kapılarının önlerine bırakılan gazeteleri toplaya toplaya aşağıya inerdim. Evde haberlerin başlıklarını, spotlarını büyük bir ilgiyle okur, Akşam babam gelince de okuduklarımı heyecanla ona anlatırdım. En çok da web ofset teknolojisine ilk geçiş yapan, rengarenk Günaydın gazetesini beğenirdim. Üniversite sınavına girerken ilk tercihim, sonradan Marmara Üniversitesi’ne bağlanan, İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Gazetecilik Yüksek Okulu’ydu ve kazandım. Hakim Albay ve ressam olan rahmetli babam Hidayet Özcan çok sosyal bir insandı; gazetecileri, gazete sahiplerini tanırdı. Okula başladığım yıldı ve 18 yaşındaydım, babama çalışmak istediğimi söyledim. Birlikte, o dönem günde 500 bin satan Son Havadis gazetesinin patronu Mustafa Özkan’a gittik. Mustafa bey, beni polis istihbarat servisinde, usta gazeteci Ahmet Akpak’ın yanına işe aldı. Akpak çok tecrübeli bir polis muhabiri ve istihbaratçıydı. 12 Eylül İhtilali öncesi sağ sol çatışmalarında İstanbul’da her gün 20-30 kişinin öldürüldüğü günlerdi. Çoğu zaman polisten önce çatışma mahalline giderdik. Ahmet abi, kurşunlar havada uçuşurken fotoğraf çekmeye çalışır, benim ise arabadan inmeme izin vermezdi. Benim işim, durmadan not tutmak ve gazeteye gidince haberi yazmaktı. FETÖ kurbanı olan BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu ölmeden önce karların üzerinde dua ederken gösteren son 17 saniyelik görüntüsünü elinde bulundurduğu için 2010’da FETÖ tarafından öldürüldüğü iddia edilen gazeteci Ahmet Akpak’tan söz ediyorum. Polis muhabiri yamağı olarak çok olaya şahit oldum ancak 1978 yılı Mart ayının 16’sını hiç unutmadım. Anarşinin zirveye çıktığı günlerdi. Üniversitelerde de kanlı kansız pek çok olay yaşanıyordu. Ahmet abi, o sabah gazeteye gelince şefimize “Abi bugün İstanbul Üniversitesi’nde olay çıkabileceğine dair duyum aldım” dedi. Gittik. Beyazıt Meydanı tarafındaki ana kapıdan girdik üniversitenin bahçesine,çevrede olağanüstü bir şey yok gibiydi. 100 metre kadar yürümüştük ki o güne kadar duyduğum en şiddetli patlamayla kendimi yerde buldum. Sanki yer gök birbirine karışmıştı. Patlamanın olduğu yer biraz uzağımızda, Eczacılık Fakültesi’nin önüydü. Öğrencilerin üzerine önce bomba atılmış, sonra da silahla taranmışlardı. 7 genç hayatını kaybetmişti. O günü unutamam.

Savaş Uğurlu: Peki, magazin gazetecisi olmaya nasıl karar verdiniz?

Bilal Özcan: Son Havadis’te bir yıl kadar çalıştıktan sonra çocukluk hayalim olan Günaydın’a geçmek istedim. Baba dostu, genel yayın müdürü Necati Zincirkıran beni işe aldı. Haber Merkezi muhabiriydim, hem fotoğraf çekiyor, hem de haberimi yazıyordum. Ekonomi, siyaset, adliye, magazin her gün her branşta göreve gönderiliyordum. Hatta bir dönem spor servisine bile destek oldum. Günaydın, günde 1 milyon civarında satışı olan, güler yüzlü, çok etkili, pırıl pırıl bir gazeteydi. İşimden o kadar keyif alıyordum ki eve ancak, gece yarısı yatmak için gidiyordum. Bazı günler gazetede 5-6 imzalı haberimin çıktığı oluyordu. Günaydın’da 12 yıl çalıştım, son 4 yıl haber merkezini yönettim.  Gazeteyi satın alan Kıbrıslı işadamı Asil Nadir batınca ve aylarca maaş alamaz duruma gelince ayrıldım. Asil Nadir’den hala 12 yıllık kıdem tazminatı alacağım var. Elimde belge olduğu halde ne yaptıysam alamadım. O günlerde sahibi olduğu Günaydın ve Güneş gazetesinde ve dergi gruplarında pek çok gazetecinin “Ah”ını alan Asil Nadir’e hakkımı helal etmedim ve etmiyorum, Star TV’nin patronu Cem Uzan, adını ‘Paparazzi’ koyduğu programı yapacak sağlam gazeteci arıyordu. Genel Müdür Özcan Ertuna’yla görüştüm, talip oldum ve 5 yıl süreyle, reytinglerde hep ilk 10 içinde olan, izleyicilere keyif veren, ünlülerin saygı duyduğu programı hem hazırladım, hem sundum. Televizyon dünyasında en önemli ödül ‘Altın Kelebek’i üç kez kazandım Paparazzi’yle; Ve sayısız başka ödüller. İlklerin programıydı Paparazzi, ömrünün son döneminde Bodrum’da inzivaya çekilen ve kimseyle görüşmeyen Zeki Müren’i neredeyse her ay telefonla yayına bağlardım. Karşılıklı saygı, sevgi ve güvene dayanan bir dostluğumuz vardı. Ancak bunları kazanmam hiç de kolay olmadı. Yaklaşık 6 ay süreyle her sabah Bodrum’u arayarak Türkiye’nin bu en büyük sanatçısının hatırını sordum ve hiçbir şey talep etmedim. Sonra programa kendiliğinden bağlanmaya başladı. Zeki Müren ekrandayken programın share’i yüzde 60’lara tırmanırdı. Ertesi gün ülkenin ne kadar ünlü televizyoncusu, anchorman’i varsa ‘Paşa’yı arar, ama o benden başka gazeteciyle görüşmezdi. Yardımcıları Fatma hanım ve Hüseyin bey ile çok iyi dost olmuştuk; kimlerin aradığını bana söylerlerdi. Bir gün Cumhuriyet Gazetesi’nde tek sütun bir haber gördüm. Haberde ‘Safiye Ayla mezarını yaptırıyor’yazıyordu. Türk Sanat Müziği’ne 75 yıl süreyle damgasını vurmuş ve Atatürk’ün dinlemekten çok keyif aldığı ve defalarca dinlediği önemli bir şarkıcıydı.Ev telefonundan aradım, kendimi tanıttım. “Ne istiyorsun?”dedi…Mizacı biraz sert ve ters bir insandı rahmetli, Cumhuriyet’te okudum mezarınızı yaptırıyormuşsunuz…” derken“Bundan sana ne!”diye kesti. Bunun çok ulvi bir davranış olduğunu söyleyecek oldum,“Kimi ne ilgilendirir?”dedi.Rahmetliyi çok zorlukla ikna ettim, Mezarı bitince kenarına oturup röportaj yapacaktık Zincirlikuyu’da…Tam telefonu kapatırken “Ama bir dakika” dedi…“O mezarın yanlarına güller ekiliyor, o güller çıksın, o zaman yaparız” “Yani ne zaman?” diye sordum… “Güller ne zaman çıkar bilmiyor musun, İlkbahar’da görüşürüz” dedi, kapadı telefonu…Kendine has bir insandı.Onu aradığımda Ocak ayının ilk günleriydi…Hem kendimi hatırlatmak hem de röportajdan vazgeçmesini önlemek için Şubat’ta aradım, Mart’ta aradım, Nisan’da aradım. Hatırını soruyordum, birkaç cümle konuşuyor ve kapatıyordu telefonu. Mayıs’ın başında bizim apartmanın bahçesinde gül fidanlarının canlandığını görünce aradım,“Güller açtı mı ki arıyorsun?” dedi. “Bizim bahçede…” diyecek oldum, “Sizin bahçe başka, bizim mezar başka; ben bugün oradaydım daha açmamış” dedi. Nihayet, Mayıs ayının sonuna doğru randevulaştık Safiye Ayla ile…Levent’teki köşkünden aldım, Zincirlikuyu Mezarlığı’na gittik. 90 yaşında olmasına rağmen dinçti, Mezarların arasından yürürken, düşmesin diye koluna girdim, Kolumu itti, çekim yapan kameramanı gösterip “Ne yapıyorsun, seyirciler bizi bir şey sanacak!” deyiverdi. Şok olmuştum! Mezarını, 1950 yılında evlendiği, 1967’de hayatını kaybeden kocası, ünlü ud-i bestekar Şerif Muhittin Targan ile yan yana yaptıran Safiye Ayla, mezarların çevresini de kafesten bir türbe şeklinde çevirtmişti. Güller, mezarların kenarında harika görünüyordu. Mezar taşına oturduk ve yaklaşık 20 dakikalık bir söyleşi gerçekleştirdik. Yaşamı eğlence dünyasının içinde geçen, hayranlarının yıllarca elinde rakı kadehiyle şarkı söylerken fotoğrafını gördüğü Safiye Ayla’nın Allah’a inancı, bağlılığı gazetelerde de haber oldu…Bu büyük ses, ne yazık ki röportajımdan 7 ay sonra hayata veda etti, Mezarı başındaki o söyleşi, son röportajı olarak ekranlarda bir daha yayınlandı… 

''TELEVİZYONCULUK BİTMİŞ DURUMDA''

Savaş Uğurlu: Türkiye'deki magazin ile yurt dışındaki magazini kıyasladığınızda ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Bilal Özcan: Elbette haberlerin oluşturulmasında, seçiminde, işlenmesinde, sunumunda önemli fark var. Türk basını son 20 yılda her açıdan seviye kaybetti. Gazetecilik meslek değil aşktır. Daha doğrusu öyleydi. Ne yazık ki çok uzun süredir, sadece mesai saatleri içinde yapılan memuriyet benzeri bir iş olarak algılanıyor. İşin kötüsü, gazeteciler de artık mesleklerini böyle değerlendiriyor. Yabancı basına baktığınız zaman, haberlerin etraflıca işlendiğini, detaylandırıldığını, habere yatırım yapıldığını, çalışana değer verildiğini görüyorsunuz. Bizim magazin basınında ise tam 20 senedir garip bir ‘Haber Havuzu’ ve ‘Kopyala Yapıştır’ mantığı hakim. Televizyonların bu ülkede en iyi ekonomik şartlara sahip olduğu dönemde bile, Cannes’a biz yanımızda sadece kameraman götürebilirken, yabancı televizyoncular; sesçisi, ışıkçısı, kameramanı, asistanı başlı başına ekiple geliyorlardı festivale…Şimdi zaten televizyonculuğu da bitirdiler ya!.. Gazete sahipleri muhabire değer vermiyor, çünkü patronlar gazeteci değil, çünkü patronlar gazetecilikten bihaber. Allah ömür versin gerçek anlamda gazetecilik, efsane Günaydın’ın kurucusu Haldun Simavi’den sonra bitti. Ondan sonra gelenler tüccarlık yaptı; sistemden, devletten nemalanmaya çabaladı. Hatta ülkeyi yönetmeye kalktı. Gazeteciliğin temelinin ‘muhabirliğe’ dayandığını dahi bilmedikleri için ‘muhabirlik’ sistemini gömerken, garip bir şekilde ‘Köşe yazarlığı’ hegemonyası yarattılar. Tüccar patronlar, Ankara’da devlet sistemindeki akçeli işlerini hallettirmek için maşa olarak kullandıkları, isimleri yeteneklerinden büyük o köşe yazarlarına CEO maaşı, sınırsız kredi kartları verirken, işe aldıkları gazetecilerin, yasanın tanıdığı 212’yle sigortalanma ve sendikalı olma haklarını ellerinden aldılar. Böyle bir basının içinde, siyaset gazeteciliği, ekonomi gazeteciliği, spor gazeteciliği nasılsa, magazin gazeteciliği de onlardan ileride olamaz.

Savaş Uğurlu: Ülkemizde magazin denince insanların aklına ilk başta özel hayatlar geliyor. Siz magazini nasıl tanımlıyorsunuz?

 Bilal Özcan: Topluma bu algıyı yerleştirenler, yıllarca insanların özel hayatlarından nemalanan gazeteci ve televizyonculardır. Bu ülkede 1995 ile 2000 yılları arasında bazı gazetelere, çok çirkin Pazar ilavesi dergiler yapıldı. Tüccar patronlar, okura bol bol çıplak kadın vücudu göstererek, gazetelerin satışını yükselten bu ilaveleri ellerini ovuşturarak yayınladı. ‘Magazin gazeteciliği’ adı altında ahlaki değerler öyle ayaklar altına alınmıştı ki anneler ve babalar bayiden gazeteyi alırken Pazar ilavesini istemiyordu. Kapıcıya, “Yarın sabah gazeteyi paspasın üzerine bırakırken Pazar ilavesini içinden çıkart at” diyorlardı. O rezillik aynı dönemde bazı magazin programlarında da yaşandı. Plajda yatan üstsüz turistlerin göğüslerine zoom yapıldığını, pistte dans eden turist kızların, etek altından gizlice çekim yapılıp yayınlandığını hep o dönemde gördük. Oysa, bir zamanlar her türlü zirvede olup da şimdi düşkün durumda olan bir oyuncunun evine gidip, onunla söyleşi yapıp yayınlamak, maddi manevi destek başlamasına yardımcı olmak da ‘magazin’dir. Önemli bir besteciyken, birdenbire değer görememekten ve parasızlıktan bunalıma girince herkesten, her şeyden kaçıp Büyükada’nın şehire bakmayan tarafındaki çöplükte kurduğu çadırda yaşayan Ergüder Yoldaş’ı, uzmanlarla oradan gidip helikopterle getirerek rehabilitasyonuna destek olmak da magazindir. O söylediğim yıllar arasında, ben Paparazzi programıyla bunları da yapıyordum.

Savaş Uğurlu: Türkiye'de magazin yapan meslektaşlarınızı eleştirdiğiniz konuların başında ne gibi haberler geliyor?

Bilal Özcan: Gazeteci, gazetecidir. Magazin gazetecisi için de, siyaset dalında çalışan gazeteci için de, ekonomi, spor, dış haberler branşları için de meslek ilkeleri ve etik değerlerimiz aynıdır, değişmez. Aslında hepimiz, kamuoyunun haber alma hakkına, talebine, arzusuna hizmet ediyoruz. Biz haberi de yorumu da kendimiz için yapmıyoruz ki!. Okura, seyirciye sunuyoruz. Ancak maalesef, mesleğin yozlaştığı son 20 yıldır, gazetelerin yazı işlerinde bile magazin habercileri ve haberleri ikinci sınıf muamelesi görür.  Hele bazı muhafazakar medya ve bazı siyasetçiler; gazeteciliğin bu branşına sanki magazin haberi okuyup, izlemek dinimizde yasakmış gibi muamele eder. Oysa gerçek magazin olgusu, hayatın içindedir; yaşamın rengi ve onun yansımalarıdır. Magazin hayatın gerçeğidir; kimse bir yerden alıp onu oraya koymamıştır, koyamaz. Bugün işlerini yanlış ve eksik yapan, magazini dekolte fotoğraf yayınlamak, yalan haber yazmak, insanların özel hayatlarına müdahale etmek sanan meslektaşlar, magazini ‘Tu Kaka’ ilan edenlere hizmet ediyor.  “Ben magazin sevmiyorum” diyen bir hanım tanımıştım; her gün iki dizi izliyordu. Ve o dizideki oyuncuların hayatlarını, sosyal medya hesaplarını, fan sayfalarını takibe almıştı. “Sevmiyorum” dediği halde, aslında magazinle çok ilgiliydi.  Bir bey biliyorum, öğretmen… Bir panelde konuşmacıyım; “Magazin gençleri yozlaştırıyor, ben takip etmiyorum ve öğrencilerimi uyarıyorum” dedi.  Neden olarak da “İşte çıplaklık, sevgili haberleri filan” diye konuştu. “Size bir soru soracağım, hobileriniz var mı?” dedim, “Televizyonda Türk filmlerini izlerim, Türk Müziği dinlerim, bazen balığa giderim.”“Hangi oyuncuları beğenirsiniz?” “Türkan Şoray, Kemal Sunal, yenilerden Nurgül Yeşilçay. Beren Saat’i de beğenirdim ama o tecavüzlü dizide oynaması hata oldu. Hülya Avşar da fena değil de boşandıktan sonra o ilişkileri olmadı.” “Size başka soru sormuyorum”dedim.

Savaş Uğurlu:  Mesleki hayatınızda sizi derinden yaralayan bir magazin haberi oldu mu? Aklınızdan çıkmayan sizi çok üzen bir konu?

Bilal Özcan: Jacqueline Kennedy Onassis 24 Eylül 1983’de turist olarak İstanbul’a gelmişti. Üstü açık makam arabasında halkı selamlarken suikaste kurban giden, 35. Amerika Birleşik Devletleri başkanı John F. Kennedy'nin eşi ve 1961'den Kennedy'nin öldürüldüğü 1963 yılına dek ABD First Lady'siydi. Kocasının ölümünden 5 yıl sonra da dünyanın en zenginlerinden Yunanlı armatör Onassis ile evlenmiş, haber değeri büyük olan bir dünya jet-setiydi. İstanbul’a geldiğinde ikinci kocasını toprağa vereli 8 yıl oluyordu. Ve Güney Afrikalı bir elmas tüccarıyla birlikteydi. Son sevgilisi de dolar milyarderiydi. Günaydın gazetesinde muhabirdim. Kendisini İstanbul’da adım adım izledim, haberlerini yaptım. Ve ertesi gün İzmir’e uçacaklarını öğrendim. Gazeteyi aradım, “Jacqueline İzmir’e uçuyor” dedim, “Aynı uçakla sen de git” dediler. DC-9 tipi uçaktı, ben ortalarda, onlar uçağın en arkasında oturuyordu. Uçak iyice yükseldikten sonra, bir ara arkaya dönüp baktım… Elmas milyarderi, Jacqueline Kennedy Onassis’in omuzuna başını düşürmüş uyukluyor, Jacqueline ise kitap okuyordu.  Nikon fotoğraf makinemi, kucağımdaki çantadan çıkardım, zoom objektifi taktım ve makinenin fotoğraf çekince ses çıkartan motorunu fark edilmemek için söktüm. Makinenin ayarlarını otomatiğe aldım, çekim için hazırdım. Servise çıkan hosteslerin koridorda yanımdan geçmesini bekledim ve ayağa kalkıp arkalarına gizlenerek deklanşöre bastım.O anda müthiş bir şey oldu. Jacqueline Kennedy Onassis aniden bana doğru bakıp, elindeki kitabı fırlattı ve ayağa kalkıp söylenerek hışımla üzerime doğru yürümeye başladı. Uçağın o gürültüsünde deklanşörün sesini nasıl duymuştu da kafasını kaldırıp beni fark edebilmişti? Deklanşör sesini duymasın diye motoru sökmem de işi yaramamıştı.Hızla geldi ve hostesleri itip, boynumdaki makinenin kayışına sarıldı. “Senin buna hakkın var mı?” diye İngilizce bağırıyordu.“I’m journalist, this is my jobe” (Ben gazeteciyim, bu işim) demiştim. Dinlemiyor ve her geçen saniye, kayışla boynumu daha çok sıkıyordu. Karşımdaki koskoca Kennedy’nin eşiydi ve ülkemizde misafirdi, hiçbir şey yapmadan, kaderime razı bekliyordum.  Neyse ki hostesler ve birkaç yolcu, zor bela elinden aldılar. Söylene söylene yerine geçti oturdu ama oturduğu yerde bile söyleniyordu. Milyarder sevgilisi ise uyanmış, ancak tepki vermemişti. Hostesler “Kim o kadın, niye fotoğrafını çektiniz?” diye sorunca Kim olduğunu söyledim. Söylemez olsaydım, Bir uğultu yükseldi, yolculardan bazıları çıkıştı: “Senin yaptığın ayıp kardeşim, insan koca Kennedy’nin karısına böyle mi yapar?” Yaptığım kötü bir şey değildi, yolcu uçağının içi kamuya açık bir yerdi, O günkü yasalara göre ünlü bir çifti kamuya açık yerde izin almadan da fotoğraflayabilirdim. Asıl onun yaptığı doğru değildi ve kendi ülkesinde dahi bana davranış şekli suçtu.  Hostesten ayna isteyip boynuma baktım, fotoğraf makinemin kayışı boynumda kırmızı iz bırakmıştı. Böylesi önemli bir insanla bu şekilde bir olayın içinde olduğum için çok üzüldüm. Oysa sadece işimi yapıyordum. İzmir Çiğli Havalimanı’nda kendilerini bekleyen turkuaz renkli harika bir Amerikan arabasına binip doğru Kuşadası Yat Limanı’na gittiler, Ben de alanda bekleyen İzmir bürosunun arabasıyla peşlerinden gittim. Hava karardı, bir otel bulup yattım, Sabah erkenden yatın yanındaydım,  Çevreden sorup öğrendim, misafirler içerideydi. Gündüz gözüyle yatın fotoğraflarını çekiyordum ki aniden bir Alman Kurt köpeği yatın içinden fırlayıp üzerime koşmaya başladı. Kendimi duvarın diğer tarafına nasıl atabildim hatırlamıyorum. Jacqueline Kennedy Onassis’in intikamı az daha fena oluyordu. Birkaç saat sonra Kuşadası’ndan ayrılıp Rodos’a doğru yol aldılar, Ben de İstanbul’a döndüm. Gazeteye gidince dış haberlerdeki arkadaşlar anlattı,  Meğer bayan Kennedy’nin Amerika’da fotoğrafını çeken muhabirlerle kavgaları meşhurmuş.  Ülkesinde ve gittiği ülkelerde de bugüne kadar pek çok muhabire benzer tepkiler göstermiş. Bir çoğuyla da mahkemelik olmuş! Bu anlatılanlar, uçağın gürültüsüne rağmen, o kadar mesafeden deklanşör sesini nasıl duyabildiğinin de izahıydı aslında. Yaşadığım olayları yazdım, Hem uçağın içinde çektiğim o fotoğraf, hem de bana saldıran Kurt’un hamlesini gösteren fotoğraf gazetede yayınlandı.

Savaş Uğurlu: Ünlüler ile magazinciler arasında hep sorunlar yaşanıyor. Siz bu kavgalarda kimleri çoğunlukta haklı buluyorsunuz?  

Bilal Özcan: Her insan birbirine saygılı olmak zorunda, Karşısındaki kim olursa olsun. İster ünlü, ister ünsüz, ister gazeteci, ister doktor ya da fırın işçisi. Beşeri ilişkiler bunu gerektirir. Saygı gösteren insan, anlayışlı olur ve empati yapmasını bilir. Zaten bu edinimler sizde varsa, bir başka insanla kolay kolay sorun yaşamazsınız, Gazeteci, işini yaparken birinci sıraya insani değerleri koymalıdır. “İnsani değerlerden bana ne, benim için en önemli şey haberdir” dersen olmaz, O an için başın göğe erer ama zamanla kaybeden sen olursun, Ünlüler için de en tehlikeli dürtü ego ve kibirdir, Egosuna yenilen ve kibire kapılan ünlüleri sık görüyoruz, Bu da normal aslında, Herkesin, hem çok şöhretli olup hem de sevgili Türkan Şoray Ediz Hun, Muazzez Ersoy, Fatih Kısaparmak, İzzet Altınmeşe ve rahmetli Zeki Müren gibi ruhunu eğitebilmiş olması, olgun insan olabilmesi mümkün değildir, Çok zor bir şey. Bu söylediğim genel bir durum tesbiti. Kavgalarda kimin haklı olduğunu ise ancak olay bazında söyleyebilirim, Bizim çocuklardan da haksız olan var, ünlülerden de var elbette.

'ÜNLÜDEN DOST EDİNMEYİ DOĞRU BULMUYORUM'

Savaş Uğurlu: Magazinciler ile ünlüler iyi geçinmek zorunda mı?

Bilal Özcan: Öyle tabii. Herkesin herkesle, en azından karşılaşınca birbirlerinin selamını alacak kadar düzgün ilişki içinde olması gerekir. Ancak ünlüler dünyasından dost edinmeyi, hiçbir zaman doğru bulmadım, Ve her zaman, bunun yanlış olduğu fikrindeyim. Nedeni şu: Magazin gazetecisi kimlerin haberini yapar? Oyuncuların, şarkıcıların değil mi? Peki onlarla dostluk ilişkisi kurarsanız, yarın bir gün bir ünlünün aleyhinde çok önemli bir gelişme olduğu zaman o haberi nasıl yapacaksınız? Yapsanız bile, belki de haberin mihenk taşı olan bazı ana unsurları yazmamanız için dostunuz sizi arayıp ricacı olacaktır, O zaman ne yapacaksınız? Örneklerini hep gördüm çevremde. Bunu, benim prensibim olarak algılamayın, Gerçek gazetecilik dediğim gibi olmayı gerektirir. Gazeteci, insani açıdan bir engel yoksa ve haber değeri varsa, çalışma sahası içindeki herkesin haberini yapabilmelidir, Bugün kendisini ‘gazeteci’ olarak gören, bir çok sayfa sahibine, Magazin programı yorumcusuna bakıyorum, Sayfada ya da ekranda ünlülerle ilgili hep yıkama yağlama yapıyor, objektif ve negatif hiçbir söz yok, ancak, nerede fazla gücü ve arkası olmayan bir ünlü var, O konuşulduğu zaman garibanı yerden yere vuruyorlar. Neden? Çünkü parlak bazı ünlülerden nemalanıyorlar da onun için. Ünlülerin gizli ya da açık açık basın danışmanlığını, Ya da çalıştığı kurumda para karşılığı iyi haberlerini yapıyorlar… Hele biri vardı, Hasbelkader bir kanalda koltuk bulmuş yorum yapıyordu, Moderatör hangi ünlüyü sorsa, “O iyi bir abimiz” diyordu, Bir gece aktörün biri alkollü şekilde direksiyona geçmiş, Yanında gizemli sevgilisi, Bebek’te giderken ağırlaşan trafikte muhabirler bunu fark etmiş ve arabanın önüne geçip görüntü almaya başlamışlar,  Trafik açılınca, oyuncu sinirle gaza basmış ve otomobilin tekerleği işini yapan bir kameramanın ayağının üstünden geçmiş, Oyuncu hiç durmadan yoluna devam etmiş, Moderatör, “Abi bu olaya sen ne diyorsun?” diye bizimkine sordu, Sözüm ona gazeteci olan bu şahıs ne dedi biliyor musunuz? Yorumu şuydu: “O kameramanın ayağının ne işi varmış orada?” Ben, “Gazeteci, hiçbir ünlüyle dost olmamalı” dediğimde bazıları bana diyor ki “Eee o zaman gazeteci bomba haberi kimden alacak?” İşte buna çok gülüyorum, yahu hangi ünlü, kendi lehine olmayan bir gelişmeyi gazeteciye söyler…Ünlünün, gazeteciye aktaracağı, hep kendisiyle ilgili süslü cümlelerdir, Bunu kim okur? Biz asıl bombaları ünlünün kendisinden değil, köşedeki manavından, eski şoföründen, diş doktorundan, eski sevgilisinden, kuaföründen, komşularından alırız.

Milyonlarca kişinin merakla beklediği iPhone 11'in fiyatı 699 dolar olarak belirlendiÖnceki Haber

Milyonlarca kişinin merakla beklediği iP...

İstanbul'da okul servisi takla attı: Yaralılar varSonraki Haber

İstanbul'da okul servisi takla attı: Yar...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!